ÖLÜM, YAŞAMIN ANLAMI, İNTİHAR VE ÖLÜMSÜZLÜK ÜZERİNE NE YAZACAĞINI BİLEMEME…

Kategori: Genel | 0

Öncelikle, şunu söylemeliyim, bence, ölümü en çok hak eden, doğanın, diğer tüm canların haklarını ihlal eden, onları katleden, güç, para, toprak için birbirini öldüren, ayrıca ölümlülüğünün de farkında olan tek canlı insandır.

Ölüm yıllarca üzerine düşündüğüm bir konuydu. Ayrıca, 1997 yılından beri çalıştığım onkoloji hastaları ve güneydoğu görevim sırasında şahit olduğum kayıplar nedeniyle sık karşılaştığım bir gerçeklikti. İşte bu nedenle, ölüm üzerine bir şeyler yazmam istendiğinde, kolayca iyi bir makale yazabileceğimi düşündüm. Üzerine birçok şey söyleyebileceğimden emin olduğum bu gerçeklikle ilgili yazmak için masa başına oturduğumdaysa, bu konu hakkında, anlaşılabilir bir dille yazabilmenin ne kadar zor olduğunu fark ettim.

Aklıma Elisabeth Kubler-Ross’un, “Ölüm ve Ölmek Üzerine” kitabının sunuş yazısı geldi. Hayatı ölmek üzere olan hasta ve yakınlarına terapi vermekle geçen bu önemli terapist bile, konu ölümü yazmak olunca nasıl da tıkandığını anlatıyordu bu sunuş metninde…

“Ölüm ve ölmek üzerine bir kitap yazmak isteyip istemediğim sorulduğunda, bu meydan okumayı hevesle kabul ettim. Ne var ki, yazmaya oturup da nasıl bir sorumluluk almış olduğumu sorgulamaya başladığımda işler değişti. Nereden başlayacaktım? Neleri ele alacaktım? Bu kitabı okuyacak olan yabancılara ne kadarını anlatabilirdim, ölmekte olan hastalarla yaşadıklarımın ne kadarını paylaşabilirdim? Bunun ne kadarını söz dışı yollarla iletilen ve söze dökülemeyeceği için ancak hissedilmesi, yaşanması ve görülmesi gerekenler oluşturuyordu?”

(E.K.Ross, Ölüm ve Ölmek Üzerine… BZD Yayıncılık, Sayfa: 19)

Bu kafa karışıklığıyla neredeyse ezbere bildiğim ama nasıl dile getireceğimi kestiremediğim bu kavram karşısında bir süre sessiz kaldım ve saygıyla beni kavramasını ve yol göstermesini bekledim. Bir sabah, gördüğüm bir kâbus nedeniyle, aniden uykumdan uyandım ve ölüm kavramının bana yazma yolunu açtığını gördüm. Kâbusta, intihar girişiminde bulunmuş, son anda ölmekten kurtulmuş ve hala çok yoğun intihar düşüncesine sahip bir hastamla hayatın anlamı üzerine bir sohbet içindeydim.

Bu hastam, ağır bir depresyon hastasıydı ve hastanede bir süre yattıktan sonra, biraz iyileşmeye başladığı için –ki depresyon intiharlarının çoğu, bu kısmi iyileşme aşamasında görülür- taburcu edildiğinin ikinci günü, bir sürü ilaç içmenin ardından, bileklerini keserek hayatına son vermek istemişti.

Yeniden, hastanede yatarak tedavi görmüş ve taburcu edilmesinin ardından, ortak bir tanıdık aracılığıyla, ailesiyle birlikte beni bulmuşlardı. Aile bana geldiğinde, beni öneren insan her kimse, onun güven verici sözlerinden bahsetmiş ve beni ayrıca ağır bir sorumluluğun altına sokmuştu. Zaten biz psikiyatristler, konu intihar olunca fazlasıyla sorumluluk hisseden insanlar olduğumuzdan, hastanın intihar girişiminde bulunma ve sonrasında ölme ihtimali, o sıralar uykularımı kaçırmaya yetmiş de artmıştı bile…

Neyse, rüyamda bu hastayı sonunda tam olarak iyileştirdiğim gördüm. Kendimden memnun, her şeyin yolunda olduğundan emin bir şekilde, hastama artık bir intihar düşüncesi olup olmadığını sorduğumda, ondan gelen cevap karşısında büyük bir şok yaşadım.

-Çok iyiyim, artık herhangi bir psikiyatrik problemim kaldığını düşünmüyorum ama yine de kendimi öldürmek istiyorum.

Rüyada donakaldım ve lafı ağzımda geveleyerek “neden?” diye sordum. “Neden?”

Biraz kısık ama kararlı bir ses tonuyla cevapladı beni…

– Hiçbir problemim olmamasına rağmen hayatın anlamı ne diye düşünüyor ve bulamıyorum. Hiçbir anlam ve amaç içermeyen bir hayatı yaşamanın akıllıca olduğunu düşünmüyorum. Hal böyle olunca da, yaşamak çok boş ve anlamsız bir hale geliyor.

İşte, hastanın sesinde ve sözlerindeki bu kararlılık beni çok ürküttü ve kan-ter içinde uyandım.

Uyanır uyanmaz da, bu metni yazmaya başladım ve tabi ki, konunun girişi hayatın anlamı olunca aklıma gelen ilk şey, Victor E. Frankl ve onun kitabında dile getirdiği sözleri oldu.

“Bugün daha çok insan, yaşamak için gerekli araçlara sahip, ama yaşamak için bir anlamları yok… Anlamın iyileştirici bir gücü vardır. Eğer anlam yokluğu söz konusuysa, nevrozun nedeni boşluk olmasa bile, bu boşluğun doldurulmasının iyileştirici bir etki yaratacağını söylemek istiyorum!”

(Victor E.Frankl, Duyulmayan Anlam Çığlığı, Edeson yay. Ank. S.15-16)

“Burada insan, anlam arayan bir yaratık olarak karşımıza çıkar.”

(Victor E.Frankl, Duyulmayan Anlam Çığlığı, Edeson yay. Ank. S.13)

İlk insandan itibaren anlam arayışı içinde olunsa da; sadece insana özgü olan bu anlam arayışı hiçbir zaman ciddi olarak ele alınmamıştır.

Aradığı anlamı bulan insanların, her türlü acıyı çekmeye, bu anlam için her türlü özveride bulunmaya, hatta gerekirse bu uğurda ölmeye hazır olduğu görmezden gelinmiştir.

Hayatın anlamı için ölümü göze alan birinin, anlamı olmayan bir hayat karşısında da ölmeyi göze alacağını da tahmin etmek zor değildir.

İnsan her şeye dayanabilir, bir şey hariç; anlamsızlık! Kimse anlamsızlığa dayanacak kadar kudretli olamaz.

O zaman, ölüm deyince aslında ilk akla gelmesi gereken, hayatın anlamının ne olduğu ya da diğer insanlar için ne olması gerektiği konusudur.

Birçokları için “Din” hayatı ve ölümü anlamlandıran bir kavram olduğu için, dini inançları kuvvetli olanların hayatı anlamlandırma da daha kolaycı olduğu söylenebilir. Bir yaratıcı, onun emirleri, o emirler sonrası ortaya çıkan öbür dünya ve ölümsüzlük hali… Basit ama etkileyici…

Din kavramının hayatta tek anlam olarak kabul edildiği hallerde daha net görüyoruz ki, insan bu anlam için ölmeye de öldürmeye de hazır…

Benim için hayatın anlamıysa, oldukça basit…

İyi ve mutlu bir insan olmak… Diğer her şey bana hayatın araçları gibi geliyor ve insan, bu araçları amaca dönüştürdüğünde, hayatın amacını ıskalıyor.

Doğumumuzla bizi var eden zaman, ilerledikçe, kaçınılmaz olarak, çelik giyotiniyle bizi bekleyen bir cellada dönüşür. Aslında, ölüm ve hayatı konuşurken her şeyin bundan ibaret olduğunu biliyor olmamız gerekir.

Rahat ve huzur içinde yaşamak için hayata bir anlam katmaya çalışanlar ve katamayınca ölmeyi arzulayanlar kadar, ölümsüz olmayı düşleyenler de az değildir bu dünyada…

Mesela Gılgamış…

Ölümsüzlük tacını takmak isteyen, güçlü, kahraman Kral Gılgamış…

Bu dünyada yazılan ilk kitap, arkadaşı Enkidu’nun ölümünün ardında, ölümsüzlüğü arayan Kral Gılgamış’ın maceralarını anlatır.

Bu destan binlerce yıl anlatıldı ve ardından yazıya aktarıldı. Bu destanın içinde, üç kutsal dinin, Nuh Tufanı diye tanımladığı olay da anlatılmaktaydı.

Fırat kıyılarının, Mezopotamya’nın hükümdarı Gılgamış bir tanrıçayla bir insandan olmaydı ama ölümlülüğünü babasından almıştı.

Gılgamış, çok yakın dostu Enkidu’nun ölümüne kadar, ölümlü olmayı hiçbir zaman kafasına takmamıştı ancak bu kahraman ve korkusuz arkadaşının ölümü, Gılgamış’ı altüst etmiş ve aynı zamanda da çok korkutmuştu. Gılgamış, cesur dostunun ve kendisinin de topraktan geldiğini fark ettiğinde, ölümsüzlüğü aramak üzere yollara düştü. Ölümsüzlüğün peşi sıra tüm dünyayı dolaştı.

Sonunda, Tanrı Enlil’ in öğütleriyle, insanın ancak büyük bir ad bırakmakla ölümsüzlüğe erişebileceğini kabul etti.

Ve ölümsüz oldu, ta ki ölene kadar…

Ve Ölümsüz oldu, büyük adıyla geldi bu yüzyıla kadar…

Hayatın anlamını yitirmek ya da zamanın içinde hayat adına bir anlam bulamamak ölümle eşdeğerdir. İnsan ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi, kendisini çaresiz hisseder. Ne anlamı olmayan bir hayatı yaşamak ne de hayatın içinde ölümsüz olmak, hiçbir şekilde insana uygun değildir.

O nedenle, iyi ve mutlu bir insan olma anlamıyla taçlandırılmış, sağlıklı bir yaşamı sürdürmektir en güzel olanı…

Ölümsüzlüğe gelince, ya gerçek sanat eserleri bırak dünyaya, ya da büyük bir ad… Bazen Mozart olmak iste, bazen Gılgamış…

Hele bu devirde olabileceksen eğer, en babasından bir devrimci ol. Belki Che, belki Deniz, belki Atatürk…

Ama en iyisi, en önce sen,

“İYİ VE MUTLU BİR İNSAN OL.”

Dr. Semih DİKKATLİ | Psikiyatri & Psikoterapi Uzmanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.